YÜREK
Yıllar önce.... Orta Anadolu’nun batısı, Ege’nin doğusunda bir yer. Yazlar sıcak ve kuru, kışlar soğuk ve karadır. Kara kış öyle yaşanır ki burada, yollar donar, saçaklarda daima buzlar vardır. Saçak altında yürüme, diye anneler çocukları her gün uyarır. Yazın “Müderris”e gidilir; Çamlıca’da çamlara salıncaklar kurulur. Haşhaşlı gözlemeler ve karpuzlar eşliğinde piknikler yapılır.
Her yaşın kendine göre hayalleri ve hüzünleri yok mu? Hayatı gördüğünü, anladığını sanan yüreklerle, hayata yeni yeni kapılarını açan küçük yürekler olur. Bilmediği, aklının da henüz ermediği nice olaylardan sonuçlara ulaşan küçücük yürekler...
Bu şehirde, o yıllarda ulaşım için faytonlar kullanılırdı. Zaten nereye gidilecek ki? Yürüyerek her yere en fazla on beş dakikada varmak mümkün. Ya istasyona gidecek, veya işin acele, ya da yükün varsa faytoncuyu çağıracaksın.
Atlar, o güzel, sevimli, asil hayvanlar; insan dostu vefakâr yaratıklar. Acaba dost olduklarını biliyor, hissediyorlar mı? Küçük kız onlara dostluktan da yakın hisler duyuyor. O kocaman, kara faytonlar, iki yanında fenerleri, yoldan geçen insanları uyarmak için çalınan çın çınları... Bir de, ah o kırbaçlar! Faytoncu nasıl da vurur, neden şaklatır onları? Sırtları acımaz mı atların?
Ne zaman yoldan geçen bir fayton görse, kırbaçların vınlaması küçük kızın kulaklarını deler, yalnızca kulaklarında kalmıyor, yüreğine iniyor o sesler. Kim bilir bana vurulsa ne kadar canım acır, diye düşünüyor.
Acaba faytoncu amca dese ki; “At’çığım yürü, haydi koş, at’çığım dur” dese at yürümez mi, koşmaz mı, durmaz mı?
Bir atım olsa ona hiç vurmazdım, dedi içinden. Ona en sevdiği otları yedirir, en güzel yerlerde dolaşırdık birlikte.
Kar yağıyor lâpa lâpa...zaten kaç gündür yağmış, her yerde kar var. Yollar buzlu. Akşamın puslu karanlığında yalnızca bacalardan yükselen dumanlar koklanır. Evler uykuya hazırlanıyor, cılız ışıklar teker teker sönmekte.
Bu akşam vakti, onların da işi düştü faytoncuya. İstasyona gidilecek, oradan da trenle Ankara’ya hareket edilecekti. Babası gitti, duraktan bir atlı araba ile birlikte döndü. Annesiyle beraber evin önüne inmiş, bekliyorlardı. Soğukta hayvanların burnundan dumanlar çıkıyor, faytoncu ne derse yapmaya hazır hizmetkârlar gibi uysal uysal yürüyorlardı, nihayet durdular.
- Haydi bakalım binin, dedi babası. Annesi arabaya doğru yürüdü, küçük kız olduğu yerde kaldı. Binmek istemiyordu arabaya.
- Haydi gel kızım, dedi annesi.
- ..........
- Kızım gel haydi, dedi babası.
- ..........
- Neden binmiyorsun? Treni kaçıracağız.
- ......... Atlar buzlu yolda bizi çekemez, ayakları kayar baba...binmeyelim. Babası, bu küçük yürekte esmekte olan fırtınayı anladı. Hemen yanına geldi, saçını okşadı:
- Bak yavrum, biz eğer buna binmezsek, faytoncu amca para kazanamaz, para kazanamayınca atlara yem alamaz, yem alamayınca atlar aç kalır. Sen de biliyorsun ki, onlar çok güçlü hayvanlardır, bizi rahatça çekerler, haydi gel bakalım...
Şimdi mutluydu, gülümsüyordu; çünkü atlara yem alınacaktı. Bir zıplayışta faytona biniverdi.
GÜLBİN GÖRAL
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız



